16 Haziran 2010 Çarşamba

Pencereni aç...Nefes al derin derin...

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlamaYarım saat erkene kurulsun saatin Kedi... gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin.. Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart Çek kızarmış ekmek kokusunu içineBak güzelim kahvaltının keyfine.. Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, Ohhh şöyle bir hafifle Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çıkYağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksaYürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al.. Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi? Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen araHatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor.. Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak.. Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun.. Saklama tabakları, bardakları misafire Sizden ala misafir mi var bu dünyada Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil, Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının.. Gece evinde, dostların olsun Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun.. Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun? Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
Can YÜCEL

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Bunlara yüz vermeyin!

Atatürk ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor :Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de geçireceği ilk geceyi yaşıyordu.
Mustafa Kemal Pasa İzmir de ilk gecesini çalışarak geçirdi. Zengin bir sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı.
Ertesi sabah erkenden uyandık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik.Vali, İngiliz konsolosu ile konuşuyordu.
Biz gelince vali ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos iyi Türkçe biliyordu.
Pasa valiye sordu:"Konu nedir ?"
Vali anlattı:"Sayın konsolos, İngiliz tebası vatandaşlarla Rum ve ermeni azınlığın güven altında olup olmadığından endişeleniyorlar. Ben kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim".
Mustafa Kemal Pasa konsolosun türkçe bildiğini biliyordu, buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı:"Ee, peki daha ne istiyormuş ?"
Bu soruya konsolos türkçe cevap verdi:"Tebamız için hükümetinizden yazılı teminat istiyorum !"
Pasa:-"Ne yani, Yunanlılar zamanında siz tebanızı daha emniyette mi görüyordunuz ?"
Konsolos kasılarak: -"Evet" dedi, "Yunanlılar buradayken tebamızı daha emniyette görüyorduk."-"Öyleyse buyurun, tebanızla birlikte Yunanistan a gidin, efendim !"
Konsolos sinirlenerek sesini yükseltti: -"Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz ?"
Pasa: -"Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben Millet Meclisinin başkanı ve Türk orduları başkomutanıyım. Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ?! Hükümetinizadına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüselim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz dışarıya, efendim !.. "
Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın son sözleri üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.
Mustafa Kemal Pasa, adamın arkasından valiye dondu:-"Bunlara yüz vermeyin vali bey! Bir donanma önünde pısacak, bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletçik sanıyorlar bizi! Küstahlık derecesine bakın, bana savaş mı açıyorsunuz ? diye soruyor. Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak !.. Savaş halinde değiliz sanki !"

21 Mayıs 2010 Cuma

Bir çocuğun bakış açısından anne-babalardan istekler...

Londra’da bir hastanede çocuk psikiyatrisi servisinde yatmakta olan ”Kevin Hickey” adlı 15 yaşındaki çocuk doktorlara göre anne ve babasının kendisini doğru yetiştirmemeleri sonucu bunalıma düşerek hastaneye yatmıştı.


Yapılan zeka ve kültür testlerinde son derece aklı başında bir çocuk olduğunu ortaya koymuştu. Kevin bi...r gün yatağın...da eline kağıdı kalemi aldı.Ve Anne ve babasını düşünerek bütün anne ve babalara hitaben 13 altın öğüt yazdı.

Şimdi bu altın öğütler, İngiltere ‘de bütün doktorların bir numaralı rehberidir.

1-Beni şımartmayın.Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum .ancak; sizi deniyorum.

2-Bana tatlı sert davranmaktan çekinmeyin. Bunu tercih ederim.Benim daha güvenli hissetmemi sağlar.

3- Benim kötü huylar edinmemi engelleyin. Bunların erkenden ortaya çıkmasında ve önlenmesinde size güveniyorum.

4-Benim yanlışlarımı ,başkalarının önünde söylemeyin.Benimle yalnız konuşursanız söylediklerinizi daha iyi anlarım.

5-Sizden nefret ettiğimi söylediğimde sakın üzülmeyin. Aslında sizden değil beni, engelleme gücünüzden nefret ediyorum.

6-Hatalarımın sonucunu yaşama fırsatını bana verin; her defasında beni siz kurtarmayın. Bazen acı veren yolla öğrenirim.

7-Benim küçük hastalıklarımı büyütmeyin. Bunları yenecek güçteyim.

8-Düşüncesizce yapamayacağınız şeylerin sözünü vermeyin. Bu sözleri yerine getiremediğinizde çok kırıldığımı ve üzüldüğümü bilin.

9-Kendimi ara sıra iyi anlatamadığımı biliyorum. Bunun için zaman tanıyın.

10-Dürüstlüğümü fazla zorlamayın. Kolayca korkup yalan söyleyebilirim.

11-Tutarsız davranmayın, bu size olan güvenimi sarsar.

12- Benden özür dilemeyecek kadar gururlu olmayın. Bazen içten bir özür, beni size yaklaştırabilir.

13- Unutmayın ki; büyümek için sizin anlayışınıza ve sevginize muhtacım. Ama bunu söylemem gerekmez öyle değil mi?..

alıntı

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Olumlu düşünce ve konuşmanın Gücü

Günlük hayatımızı şekillendiren ve iş başarımızı etkileyen temel faktör hayatı algılama biçimimiz, davranış biçimimiz ve bu davranışları ifade etme biçimimizdir.

Hayatı nasıl algılıyorsak davranışlarımızda ona göre şekillenir. Bu aynı zamanda düşünme ve söylemlerimize yansır. Hayatta başarı kazananlar pozitif olarak hayatı algılayan ve iletişimde pozitif bir dili geliştirebilenler olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Gündelik hayatta çoğumuz, başarısızlığa uğradığımız zaman, Yenilgi duygusunu yaşar, bir daha da denemeye cesaret edemeyiz. Pazara gireken pazarın yetersiz veya doymuşluğu gözümüzü korkutur. Yükselmek için çok uzun zaman beklemek gerektiğini düşünürüz. Yada ürettiğimiz bir malın talebini olamayacağını düşünürüz. Kimi zamanlarda genç olalım, orta yaşlı olalım veya yaşlı olalım hep kendi konumumuzla ilgili bir olumsuz düşünce kafamızda belirir.

Tabi ki bu tür duyguları içselleştiren bir kişi, Boşa uğraşıyoruz, biz başaramayız, benden geçti veya çok gencim, Rakiplerle baş edemeyiz, pazar sıkıntısı var, ekonomik kriz geliyor türünde ifadeler kullanırız genellikle. Yada çalışanlar yapamazsın, beceriksiz, sizden adam olmaz, ben bu kadroyla ne yapabilirim ki gibi olumsuz terimler gündelik hayatımızın parçası olur. Bu durum ise bizi veya işletmemizi bitirir.
Hayata olumlu bakan ve algılayan kişiler ise;

İlk yenilgide pes etmek yerine, ondan dersler çıkarmaya bakar, hataları ayıklar ve yeniden girişimde bulunur. Kendinde yapacak cesareti bulur ve de yapar. Pazar koşullarını araştırı ve kendine pazar yaratmanın koşullarını araştırır. Yükselmek için korkuları yoktur, işini en iyi şekilde yaparak zaten doğal bir şekilde yükselir. Yaşım geldi geçti gibi hezeyanları yoktur. Sağlık sorunları işine engel değildir.

Bu duyguları içselleştiren bir kişi ise, Biz yaparız, başarırız, ekibini sürekli takdir eden ifadeler kullanır. Krizlerden karlı çıkmanın yollarını düşünür ve söyler. Çalışanları için, teşekkür ederim, başarınızdan ötürü kutluyorum sizi, Sizlerle birlikte başardığımız için teşekkürler. Gibi ifadelerle çalışanlarına hitap eder.

Kıssadan hisse, meşhur hikayedir, İngiliz ayakkabı firması bir pazarlamacıyı, bir Afrika ülkesine gönderir. Pazarlamacı ülkeye ulaştığında kimsenin ayakkabı giymediğini görür. Şirkete telefon ederek, burada kimse ayakkabı giymediği için burada boşa zaman harcıyoruz der. Şirket elemanını geri çağırır. Bunun üzerine şirket ikinci bir elemanı görevlendirir. Ülkeye gelen eleman şirkete telefon açar, derki; Burada kimsenin ayakkabısı yok binlerce çift ayakkabı satacağız. iki farklı bakış açısı ve ikincisi kazanan bakış açısı yani başarıyı getiren bakış.
Olumlu ve olumsuz ifade ile aynı şeyi anlattığınızda olumlu olan daha çabuk kabul görmektedir.

Kısacası sözlerimiz ve düşüncelerimiz şelaleden dökülen sular gibidir, olumlu ise hayat verir, olumsuz ise altımızı oyar.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Şah ve Piyon

Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onlarin belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim oldugumuzu ya da olmak istedigimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüregimizin derinliklerinde hissederiz. Bu insanlarin kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, uzun zamandır g...örmediginiz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiginiz bir yabanci. Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkilenecegini bilirsiniz.

Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür. Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacagınızı anlarsınız.

Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardir. Hiçbir sey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez. Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır.

İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız. Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır.

Kötü deneyimler bile birilerinden ögrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.

Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtıgınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları affedin. Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılıgında onu koşulsuz sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceginiz ya da hissedemeyeceginiz seylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanizi ögrettikleri için. Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacagınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın.

Daha önce hiç konuşmadıgınız insanlarla konuşun, onları dinleyin, Aşık olun, zincirlerinizi kırın ve gözünüzü zirveye dikin. Başınızı dik tutun, çünkü bunun için her türlü hakkınız var. Kendinize büyük bir insan olduğunuzu tekrarlayın ve kendinize inanın. Eğer kendinize inanmazsanız, hiç kimse size inanmaz. Hayatınızı nasıl istiyorsanız öyle şekillendirebilirsiniz.

Kendi özgün yaşamınızı yaratın, dışarı çıkın ve onu yaşayın! UNUTMAYIN; OYUN BİTTİĞİNDE ŞAH VE PİYON AYNI KUTUYA KONULUR......!!!!!

21 Nisan 2010 Çarşamba

Mutluluğun hikayesi

İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş...
Hep şikayetçi hep bıkkınmış...
Birgün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler...
Saklayalım, zor bulsunlar...
Zor buldukları için belki belki kıymetini bilirler diyerek başlamışlar tartışmaya...
sorun büyükmüş...
Mutluluğu saklamak kolay değilmiş.Çünkü...
Kimisi...
""Everest"in tepesine saklay...alım"" demiş,kimisi;
""Atlas okyanusu"nun dibine"" demiş.
Taç mahal kubbesi,Mekke sokakları,italyan sofrası...
Bir hastanenin yeni doğan odası,dondurma külahı,şarap şişesi...
Sigara paketi,lale bahçesi...
Pek çok yer düşünmüşler ama hiç biri yeterince zor gelmemiş...
Derken Meleklerden biri:

""İÇLERİNE SAKLAYALIM"" demiş...
Kimsenin aklına gelmez içine bakmak...
İşte o gün bu gündür mutluluk insanın içinde saklıymış...
Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor.Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü...
Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk...
Ne başkasının ekmeğinde,ne başkasının evinde,ne de başka bir şeyde...
Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun...
Siz dışını boşverin,içine bakın...

Kim olduğunuzu düşünütorsunuz?

…“Ölümsüz bir Ruh olduğumu biliyorum”, ya da “Bu çılgın Dünyadan bıkıp usandım, tek istediğim biraz huzur” diyebilirsiniz;
ama, ancak telefon çalana kadar.Kötü haber.Borsa çöktü; Anlaşma bozuldu;
Arabanız çalındı; Kayınvalideniz geldi; Yolculuğunuz iptal edildi; Sözleşme
bozuldu; Eşiniz sizi terk etti; Daha fazla para istiyorlar; Bunun s...izin hatanız
olduğunu söylüyorlar.Aniden endişelenir ve öfkelenirsiniz.

Sesiniz sertleşir; “Buna daha fazla dayanamıyorum!” Başkalarını suçlar, onlara saldırır, kendinizi savunur ve haklı

çıkarmaya çalışırsınız; Üstelik hepsi otomatik pilotabağlanmış (bir) şekilde olur.Açıkça görüldüğü gibi, şimdi kendiniz için

başkabir şey istemediğinizi söylediğiniz halde, huzurdan çok daha önemli olan başka

bir şey vardır ve artık “Ölümsüz bir Ruh” olduğunuzu düşünmezsiniz bile.

Anlaşma,para, sözleşme, kayıp ya da kayıp tehlikesi(çok) daha önemlidir.Kim için? Az önce sözünü ettiğiniz ölümsüz Ruh

içinmi?

Hayır, Egonuz için.Küçük benliğiniz

geçici olan şeylerde güvenlik veya tatmin aramakta, bulamadığı için de

öfkelenmektedir.Eh, en azından şimdilik, gerçekte kim olduğunuzu biliyorsunuz!

Eğer istediğiniz şey gerçekten huzursa, huzuru seçersiniz.Eğer sizin için en önemli şey gerçekten huzursa ve kendinizin

gerçekten “Ölümsüz bir

Ruh” olduğuna inanıyorsanız, zorlayıcı İnsanlarla ya da durumlarla

karşılaştığınızda tepki vermezsiniz ve tamamen uyanık kalırsınız.Durumu hemen

kabullenirsiniz ve kendinizi ondan ayırmak yerine, onunla birleşirsiniz.Sonra,

uyanıklığınız sayesinde bir cevap gelir.Cevap veren gerçek sizsinizdir (bilinç),

olduğunuzu sandığınız kişi değil (küçük ben ya da Ego).Son derece güçlü ve

etkili olduğundan, hiçbir durumu ya da İnsanı düşman olarak görmesine gerek
yoktur.

…Kendinizle ilgili ne kadar sınırlı, ne kadar dar bir Egosal bakış açınız varsa, başkalarının Egosal sınırlarına o denli tepki


verirsiniz.Onların “hatalarını” ya da hataları olarak algıladığınız şeyleri, onların kimliği olarak yorumlarsınız.Yani sadece

onların Egolarını görür ve dolayısıyla kendi Egonuzu güçlendirirsiniz.Başkalarının Egolarının içinden bakmak yerine, Egonun

kendisine bakarsınız.Peki Egoya bakan kimdir?

Sizin Egonuz elbette.

Fazlasıyla Bilinçsiz İnsanlar, kendi Egolarını başka İnsanlardaki yansımalardan deneyimlerler. Başkalarına tepki verdiğiniz

şeyin,aslında sizde de olduğunu anladığınızda, kendi Egonuzun farkına varmaya
başlarsınız.

Bu noktada, başkalarının size yaptığını sandığınız şeyleri

başkalarına yaptığınızı da fark edebilirsiniz.O zaman da kendinizi “Kurban” olarak görmekten vaz geçersiniz.

Siz Ego değilsiniz.Dolayısıyla kendi Egonuzun farkına varmanız, kim olduğunuzu bildiğiniz anlamına gelmez; Sadece kim

olmadığınızı bildiğiniz anlamına gelir.Ama kim olmadığınızı bilmek, gerçekte,

kim olduğunuzu bilmek yolundaki en büyük engeli aşmak demektir.

Kimse size kim olduğunuzu söyleyemez.Eğer söylerse, bu başka bir kavram olur ve yine

değişemezsiniz.Kimlik, inançsızlığı gerektirir.Aslında, her “İnanç” bir engeldir.Zaten her kimseniz o olduğunuzdan, kim

olduğunuzun farkında olmanıza

bile gerek yoktur.Ama farkındalık olmadan, gerçek kimliğinizi bu Dünyaya

gösteremezsiniz.Gerçek kimliğiniz, ifade edilmemiş bir şekilde olduğı yerde kalır.O zamanda bankada 100 milyon doları

varken sokakta dilenen “yoksul bir

adam” gibi olursunuz, çünki onun da sahip olduğu “zenginlik” ifadesini

bulmamıştır.

ECKHART TOLLE