Şimdi Tam Zamanı
Dün değildi
Yarın da değil
Dün ve Yarın bir potansiyeldi.
Şimdi Burada, Sen Var’sın
Hep Şimdi Buradaydın
Ve hep Şimdi Burada Ol’acaksın.
Şimdi Burada Gerçeksin.
Dünde ve yarında, koskoca yalan bir hikâyeden ibaretsin.
Güç; kalbinde taşmak ve tüm bentleri yıkmak için bekleyen sonsuz sevgide
Ki
Aşk dediğinde, bu ge...rçekle yüzleşebildiğinde, alırsın Sevginin Gücünü ve Ruhun Gözlerini tüm hücrelerine.
Gerçek, senin kendinde bir diğeri de kendi gerçeğinde ve indinde yine sevgide ve sende.
Gerçeğe giden Yol’lar çokluktan gelse de, kapıları birbirinden ayrı olsa da açıldığında, çıkacaksın yine oradan farklı Ol’An Bir Gerçeğe.
Hadi koyul O zaman gerçeğine giden Yol’a,
Ve Yol ki yaşamın Ol’acak ve seni Evrende –Biricik- kılacaktır kapıya geldiğinde.
Kanma sen dünyada anlatılan yalana dolana ve inanma asla talan Ol’Ana
Bağlar bozulmadan, yenisi kurulmaz,
Yeter ki sen Yol’a koyul.
Yeter ki yaşamına ve sen de Ol’An iyiliğe ve güzelliğe sarıl.
Heba etmeyesin bağ bozumu armağanlarını.
Kendini aramaya kaptırıp...
Kaybolamayacağın bir yerde kaybolduğunu,
Ayrılamayacağın yer olmayan yerden ayrıldığını sanmayasın…
Sandın da bak neler oldu…
Umutların tükendi,
Sayılı günler gitti,
Vakitler doldu,
2012 Ol’du
Hatta
Ol’Anlar Ol’du.
Hala arayıştasın.
Bırak arayışı. Bulamadıysan hiç bulamayacaksındır.
Aramak geçmişin ve geleceğindir.
Hep arayacağından ve asla bulamayacağından emin Ol’abilirsin.
Arayışını bitirdiğinde Şimdi Buradasın.
Şimdi Burası, Ol’manın yuvasıdır.
YUVA’dır.
Şimdi Burada, Ol’maya adandığında ve Kendini; eylemlerini duygularını düşüncelerini Şimdi Buraya toparlayabildiğinde yalın sade ve basit bir şekilde içine bak.
İçinden sana bakan Sonsuzun Gözlerini göreceksin…
Tüm ihtişamıyla Evrenlerin harelerinde titreştiği ve nabız gibi attığı karanlık koyu bir çift Göz sana bakıyor olacak…
Ve sen ilk defa bu Sonsuz Gözlerde, kendini bilmediğin zamanlardan beri ilk defa huşu içinde huzura demirleyeceksin ve seyredeceksin.
Ve O’da nihayet kendini sende seyre dalacak…
Eğer göz göze gelmişsen Sonsuzla, O’nun senin gerçeğin olduğunu bileceksin…
Eğer ki gerçeğinin henüz ne olduğunu bilmiyorsan, göz göze gelmemişsindir…
Arayışı bırak ve tekrar tekrar içine bak.
Ve imanla içerde -kendini- bekle!
Şundan emin olabilirsin ki, sen sana içerden geleceksin.
Dışarısı arayış.
Dışarısı geçmiş ve gelecek.
Ne ararsan içerde!
Nedenler, gerçek Ol’An -Kendinde- düğümlendi.
O düğüm ki, içine baktığında çözülecek ve -Kendin- kendinde bilinecek.
“Sen kendini bil ki; Alemler de söylesin bildiğini kendinle ve kendince”
23 Şubat 2010 Salı
22 Şubat 2010 Pazartesi
Siz Hiç Hayallerinizden Sıfır Aldınız mı?
Babasının işi nedeniyle, çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Yedinci sınıftayken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi öğretmeni...
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan yedi sayfalık bir kompozisyon yazdı.
Hayali...ni en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün öğretmenine sunduğu yedi sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden sıfır aldım?" diye merakla sordu öğretmenine çocuk...
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, öğretmeni. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman gerekir. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman olanaksız" dedi ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Kızım" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini, hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü öğretmenine...
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi...
"Ben de hayallerimi..."
" Bana verdiğiniz sıfırı not defterinize rahatlıkla geçirebilirsiniz öğretmenim" dedi. " Ben notumun değişmesi uğruna düşümü idealimi değiştirmeyeceğim..." Monty karşısındaki topluluğa yaptığı konuşmasını şöyle sürdürdü: " Size bu anımı neden anlattığımı da söyleyeyim" dedi. " Çünkü şu anda tümünüz benim 300 dönümlük at çiftliğimin orta yerindeki bin metrekarelik evimde bulunuyorsunuz. Şimdi başınızı lütfen şöminenin üstünde duran şu çerçeveye çevirin ve çerçevenin içine bakın. Sıfır not aldığım kompozisyon ödevimi göreceksiniz orada." Monty bunları söyledikten sonra o akşamki konuklarına bir de öğüt verdi: " Hiç kimseye düşlerinizi küçümseme fırsatı tanımayın" dedi. "
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan yedi sayfalık bir kompozisyon yazdı.
Hayali...ni en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün öğretmenine sunduğu yedi sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden sıfır aldım?" diye merakla sordu öğretmenine çocuk...
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, öğretmeni. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman gerekir. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman olanaksız" dedi ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Kızım" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini, hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü öğretmenine...
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi...
"Ben de hayallerimi..."
" Bana verdiğiniz sıfırı not defterinize rahatlıkla geçirebilirsiniz öğretmenim" dedi. " Ben notumun değişmesi uğruna düşümü idealimi değiştirmeyeceğim..." Monty karşısındaki topluluğa yaptığı konuşmasını şöyle sürdürdü: " Size bu anımı neden anlattığımı da söyleyeyim" dedi. " Çünkü şu anda tümünüz benim 300 dönümlük at çiftliğimin orta yerindeki bin metrekarelik evimde bulunuyorsunuz. Şimdi başınızı lütfen şöminenin üstünde duran şu çerçeveye çevirin ve çerçevenin içine bakın. Sıfır not aldığım kompozisyon ödevimi göreceksiniz orada." Monty bunları söyledikten sonra o akşamki konuklarına bir de öğüt verdi: " Hiç kimseye düşlerinizi küçümseme fırsatı tanımayın" dedi. "
21 Şubat 2010 Pazar
Kör kuyuda olsak bile...
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi v...e güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri a çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman.
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile...
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi v...e güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri a çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman.
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile...
18 Şubat 2010 Perşembe
“Neyi arıyorsan sen O'sun" der Mevlana...
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık...
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sü rükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslın da, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.
Resimlerini yanyana koyun sevdiklerini zin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...
Aşk denilen kaleydoskobun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, binbir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğü nü görürsünüz. Her camda, farklı bir ren giniz vardır; her şekilde sizden bir parça...
Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam par çalar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...
Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizde ki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki si zin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...
* * *
Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp durduğu muz, peşinde olduğumuz...
Bir omza sığınmanın şefkatinde de, bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
* * *
Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ır mak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bak mak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğü nü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.
Narcissus, nergis olmuş.
* * *
Kıssadan hisse, benden size tavsiye, ta ze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içindeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu unutmadan...
Gözlerinizdeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin!
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sü rükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslın da, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.
Resimlerini yanyana koyun sevdiklerini zin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...
Aşk denilen kaleydoskobun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, binbir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğü nü görürsünüz. Her camda, farklı bir ren giniz vardır; her şekilde sizden bir parça...
Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam par çalar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...
Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizde ki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki si zin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...
* * *
Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp durduğu muz, peşinde olduğumuz...
Bir omza sığınmanın şefkatinde de, bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
* * *
Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ır mak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bak mak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğü nü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.
Narcissus, nergis olmuş.
* * *
Kıssadan hisse, benden size tavsiye, ta ze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içindeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu unutmadan...
Gözlerinizdeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin!
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...
Stil Dersleri
PARİZYEN KADINLARDAN STİL DERSLERİ:
-Fön çektirmeyin. -Çizgili röfleler yaptırmayın.
-Göz farı ve allığı artık unutun.
-Büyük çantalar taşıyın.
-Çantanızda muhakkak bir kitap, bir defter ve bir de kaleminiz olsun. ‘Kısmet’inizin nereden çıkacağının belli olmadığı gibi ilhamın da sizi ne zaman , nerede ziyaret edeceği hiç b...elli olmaz! Ayrıca, ilham kısmetten daha çok işinize yarayabilir.
-Siyah, siyah ve daha çok siyah giyin.
-Şalınızı yanınızdan hiç ayırmayın.
-Erkek ceketi giyin.
-Giydiğinizde yürümeyemediğiniz topluklularınızı onları giyebilecek birilerine verin.
-Fazla gülümsemeyin, Parisli kadınlar hep somurtuyor!
-Oje sürmeyin.
-Müzelere, sergilere gidin.
PARİSLİ ERKEKLERDEN STİL DERSLERİ:
-Saçlarınızı kısacık kestirmekten vazgeçin.
-Hep o tuhaf ‘işadamı’ çantalarını taşımak zorunda değilsiniz. Arada sırada hasır çanta kullanın. Hatta içine çiçek doldurup evinize ya da ofisinize götürün.
-Sürekli telefonunuza bakmayın. Kafanızı kaldırın. Etrafta bakılacak ve görülecek çok şey var!
-Şal, kaşkol familyasına uzak olmayın. Eldiven takın. Bunlar sizi hep daha şık ve çekici yapar.
-Gülümseyin. Bu sizi küçültmez, bilakis çok daha baştan çıkarıcı olursunuz, sizi temin ederim.
-O korkunç şişme, pofuduk montları giymeyin. Ceketler, kabanlar ve paltolara ne oldu? Onları koyduğunuz yerden çıkarın.
-Gazetenizi yanınızdan hiç ayırmayın.
- Son olarak: Asılmayın, flörtleşin.
-Fön çektirmeyin. -Çizgili röfleler yaptırmayın.
-Göz farı ve allığı artık unutun.
-Büyük çantalar taşıyın.
-Çantanızda muhakkak bir kitap, bir defter ve bir de kaleminiz olsun. ‘Kısmet’inizin nereden çıkacağının belli olmadığı gibi ilhamın da sizi ne zaman , nerede ziyaret edeceği hiç b...elli olmaz! Ayrıca, ilham kısmetten daha çok işinize yarayabilir.
-Siyah, siyah ve daha çok siyah giyin.
-Şalınızı yanınızdan hiç ayırmayın.
-Erkek ceketi giyin.
-Giydiğinizde yürümeyemediğiniz topluklularınızı onları giyebilecek birilerine verin.
-Fazla gülümsemeyin, Parisli kadınlar hep somurtuyor!
-Oje sürmeyin.
-Müzelere, sergilere gidin.
PARİSLİ ERKEKLERDEN STİL DERSLERİ:
-Saçlarınızı kısacık kestirmekten vazgeçin.
-Hep o tuhaf ‘işadamı’ çantalarını taşımak zorunda değilsiniz. Arada sırada hasır çanta kullanın. Hatta içine çiçek doldurup evinize ya da ofisinize götürün.
-Sürekli telefonunuza bakmayın. Kafanızı kaldırın. Etrafta bakılacak ve görülecek çok şey var!
-Şal, kaşkol familyasına uzak olmayın. Eldiven takın. Bunlar sizi hep daha şık ve çekici yapar.
-Gülümseyin. Bu sizi küçültmez, bilakis çok daha baştan çıkarıcı olursunuz, sizi temin ederim.
-O korkunç şişme, pofuduk montları giymeyin. Ceketler, kabanlar ve paltolara ne oldu? Onları koyduğunuz yerden çıkarın.
-Gazetenizi yanınızdan hiç ayırmayın.
- Son olarak: Asılmayın, flörtleşin.
17 Şubat 2010 Çarşamba
BİR "ELİF" MİKTARI GÜLÜMSEME
Hiçbir filiz kendi gölgesinden öte bir yerde ölümü tatmamıştır..”
Ey gözlerime bahşedilmiş mucize,
Ey yüreğime hediye edilmiş Cennet kokusu,
Ey nefesime serpiştirilmiş bir yudum taze hayat,
Hep bir “ Elif “ miktarı “gül”ümse ne olur…
Çünkü; gülmek sana yakışıyor.....
Gülümse ne olur…
Gülümsediğin,
Bende yaşadığın,
Beni ...“ sende “ yaşattığın için
“ Eyvallah sevgili eyvallah….”
ISMAİL SARIGENE
Ey gözlerime bahşedilmiş mucize,
Ey yüreğime hediye edilmiş Cennet kokusu,
Ey nefesime serpiştirilmiş bir yudum taze hayat,
Hep bir “ Elif “ miktarı “gül”ümse ne olur…
Çünkü; gülmek sana yakışıyor.....
Gülümse ne olur…
Gülümsediğin,
Bende yaşadığın,
Beni ...“ sende “ yaşattığın için
“ Eyvallah sevgili eyvallah….”
ISMAİL SARIGENE
15 Şubat 2010 Pazartesi
Çankaya'nın Aşkı
Arada patırtılar kopardı; Fikriye Hanım'lı Çankaya, yine de iyiydi!
Bu ufak tefek patırtıları bir kenara koyarsak, savaş günlerinin bütün mahrumiyetlerine, tehlikelerine, heyecanlarına, fırtınalarına rağmen; Çankaya, Fikriye Hanım'ın sayesinde hiç güneşsiz kalmadı!.. Ama , Türk ordularının İzmir'e varmasıyla birlikte, Fikriye Hanım'lı Çankaya'ya kocaman bulutlar yığılmaya başlamış...Önce kadınsı bir sezgiyle İzmir'den kuşkulanmış; hele Latife Hanım'ın adı gazetelere geçince, Fikriye Hanım'lı Çankaya, sofrasız akşamlar yaşamaya başlamış...
Zaten Fikriye; halkın, "ince hastalık" dediği ciğer tüberkilozu çekiyordu...
Bu olayların getirdiği keder ve endişe, hastlığı daha da kamçıladı...
Münih'te bir sanatoryuma tedavi için gönderildi...
Dönüşünü, Çankaya'ya kabul edilmeyişini, beni arayışını ve Çankaya'dan dönerken, faytonda kalbine bir kurşun sıkışını anlatmaya dilim varmıyor...
Bugün düşünüyorum da, Latife ortaya çıkmasaydı, acaba Fikriye için Mustafa Kemal Paşa ile evlenme ümidi var mıydı?.. Hayır, böyle bir ihtimal yine de yoktu, sanırım...
Salih bozok'un anılarından...
İsmet Bozdağ'ın Kitabı...
Tamda Duygusal bir ayda iken (sevgililer günü) mutlaka okunmalı ve arşivlenmeli...
Bu ufak tefek patırtıları bir kenara koyarsak, savaş günlerinin bütün mahrumiyetlerine, tehlikelerine, heyecanlarına, fırtınalarına rağmen; Çankaya, Fikriye Hanım'ın sayesinde hiç güneşsiz kalmadı!.. Ama , Türk ordularının İzmir'e varmasıyla birlikte, Fikriye Hanım'lı Çankaya'ya kocaman bulutlar yığılmaya başlamış...Önce kadınsı bir sezgiyle İzmir'den kuşkulanmış; hele Latife Hanım'ın adı gazetelere geçince, Fikriye Hanım'lı Çankaya, sofrasız akşamlar yaşamaya başlamış...
Zaten Fikriye; halkın, "ince hastalık" dediği ciğer tüberkilozu çekiyordu...
Bu olayların getirdiği keder ve endişe, hastlığı daha da kamçıladı...
Münih'te bir sanatoryuma tedavi için gönderildi...
Dönüşünü, Çankaya'ya kabul edilmeyişini, beni arayışını ve Çankaya'dan dönerken, faytonda kalbine bir kurşun sıkışını anlatmaya dilim varmıyor...
Bugün düşünüyorum da, Latife ortaya çıkmasaydı, acaba Fikriye için Mustafa Kemal Paşa ile evlenme ümidi var mıydı?.. Hayır, böyle bir ihtimal yine de yoktu, sanırım...
Salih bozok'un anılarından...
İsmet Bozdağ'ın Kitabı...
Tamda Duygusal bir ayda iken (sevgililer günü) mutlaka okunmalı ve arşivlenmeli...
7 Şubat 2010 Pazar
Benim başımın üstündeki haritayı görüyor musun? İşte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir...

- Benim başımın üstündeki haritayı görüyor musun?
- Evet, Paşam.
- O haritada Türkiye'nin üstüne abanmış bir blok var onu da görüyormusun?
- Evet, Görüyorum Paşa Hazretleri.
- Hah, işte İŞTE O AĞIRLIK BENİM OMUZLARIMIN ÜZERİNDEDİR.
29 Ekim 1933, Onuncu yıl. Kordiplomatik bir yemek sonrasında Atatürk geceye devam etmek istemektedir. Diğer arkadaşlarının yanına Ziraat Bankası'nda verilen baloya katılmaya karar verir.
Baloda insanların arasına girer. Ortaya koydurttuğu bir masaya oturup gönüllüler arasından rastgele seçtiklerinin sorularını cevaplar. Doktor olduğunu belirten bir genç ilk önce bürokrasiden dem vurur. Atatürk cevaplar. İkinci sorusunu görgü tanıkları hatırlamıyorlar. ama üçüncü soru gayet net: "Gazi Paşam, Saltanat'ı kaldırdık, Hilafet'i kaldırdık, Cumhuriyet'i ilan ettik.. Bunlar kurulana kadar milletin idealidir. fakat kurulduktan sonra düzen işler, onun iyi işlemesi kötü işlemesi ideal değildir." diye başlar, ilerleyen konuşmasının son bölümünde der ki:"Ama bir de milletin babadan oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız. Yahut ben bunu bilmiyorum. Bunu bize açıklar mısınız? Paşa Hazretleri."
Atatürk soruyu aldıktan sonra başarılı bir manevrayla o ortamdan sıyrılır. Genç doktoru da yanına alarak içeriye geçer ve:
- Benim başımın üstündeki haritayı görüyor musun?
- Evet, Paşam.
- O haritada Türkiye'nin üstüne abanmış bir blok var onu da görüyormusun?
- Evet, Görüyorum Paşa Hazretleri.
- Hah, işte İŞTE O AĞIRLIK BENİM OMUZLARIMIN ÜZERİNDEDİR.
Atatürk devam eder: " Omuzlarımın üstünde olduğu için ben konuşmam. Düşün bir kere Osmanlı İmparatorluğuna ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna ne oldu? Dünya üzerinde Almanya'dan bugüne ne kaldı? Demek hiçbir şey sürgit değildir. Bugün ölümsüz gibi görünen güçlerden ilerde belki pek az şey kalacaktır. Devlet ve milletler bu idrakin içinde olmalıdırlar. Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur,komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını hiç kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu, tıpkı Avusturya Macaristam İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün ellerinden sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.
Hazır olmak yalnız susup beklemek değildir, hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini buna hazır tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek ve tarih bakımından ayrılmış çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lazım.. Bunları kim yapacak ? Elbette biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor... Dilimizi onun diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz...Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konularak yapılmaz, bunlar devletin ve milletin derin düşünceleridir...
Bu yaptıklarımız hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız. Barıştan yana kalacağız. Ama değişen dünyada yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız...
Atatürk'ün Sofrası - İsmet Bozdağ
5 Şubat 2010 Cuma
Boşluğun İhtişamı
Hazzın ve hüznün, varlığın ve yokluğun kaynağı nerededir? Zıddı aksi istikamete, mahrumiyete doğru çekmeden herhangi birşey zevk verebilir mi? Sahip olmadığımız şeyi isteriz. Ebediyete, aydınlanmaya, uzun bir yaşama, kadınların güzelliğine, takdir edilmeye ve saygıya olan hasretimizin devası hiçlikten gelir.
Hiçliğin içindesin. Senin vasıflarında kendimi yok ediyorum. Bilinç zamanın ve mekanın ötesinde yok olur. Yükselişi ve çöküşü izliyorum. Boşluğun ihtişamında nerede yaşayacağım? Karaya ayak basacak hiçbir yer yok.
Bahaeddin Veled (1152-1231) Maarif
Hiçliğin içindesin. Senin vasıflarında kendimi yok ediyorum. Bilinç zamanın ve mekanın ötesinde yok olur. Yükselişi ve çöküşü izliyorum. Boşluğun ihtişamında nerede yaşayacağım? Karaya ayak basacak hiçbir yer yok.
Bahaeddin Veled (1152-1231) Maarif
4 Şubat 2010 Perşembe
Esar-ı kibare sakın olma hele mahrem. Bir nokta koyup mücrim eder seni ahir...

İnönü Atatürk'ün birgün önce İktisat Bakanlığı'na dair yaptığı eleştiriyi ertesi akşam katıldığı yemekte bir anlamda boykot etmiştir. Önce yemeğe işlerini bahane göstererek geç gelmiş daha sonra da masaya duyarsızlığını akşam gazetesini açıp okuyacak kadar ileri götürmüştür. İlerleyen saatlerde Atatürk kendisine yorulmuş olduğunu ve başvekilliğe ara vermesi gerektiğini kendisine söyleyince iş biraz değişir.
Sabahın ilerleyen saatlerinde köşkte kalmakta olan Salih Bozok ansızın odasında bir ziyaretçi bulacaktır. İnönü kendisine Atatürk'e olan bağlılığını iletmek üzere aracı olmasını rica eder, pişmanlığını dile getirir ve kendisine gururu incinmeden görevi bırakacak zamanın tanınmasını ister.
Bunlar olurken Kılıç Ali yan odadan duyabilmektedir ve bu cümleyi not alır. Anlamı: Büyük insanların sırlarını öğrenme, sonunda seni suçlu durumuna düşürürler.
(Atatürk'ün Sofrası-İsmet Bozdağ)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
